Sürdürülebilir Su Kaynakları Uzmanı Adem Büyükköprü: "Bilim 20 Yıldır Uyarıyor, Biz Yeni Öğrenmiş Gibi Davranıyoruz"
Sürdürülebilir Su Kaynakları ve Altyapı/Üstyapı Yönetim Uzmanı Adem Büyükköprü, Antalya'da Akdeniz Üniversitesi bünyesinde düzenlenen "Su Krizi" zirvesi üzerine önemli açıklamalarda bulundu:
Zirvede 'KRİTİK 10 YIL' ALARMI verilmişti. BİLİM "TEŞHİS" AKADEMİ ise "SAHADA EYLEM" ÇAĞRISI YAPMIŞTI.
ÖZET: Akdeniz Üniversitesi bünyesinde gerçekleştirilen üst düzey bilimsel zirvede; Antalya'nın yer altı su potansiyelinin son 9 yılda dramatik şekilde gerilediği açıklandı. Rektör Prof. Dr. Özlenen Özkan "Bu böyle gitmez, su hem miktar hem kalite olarak elimizden gidiyor" uyarısıyla caydırıcı yaptırımlar talep ederken; Sürdürülebilir Su Kaynakları ve Altyapı/Üstyapı Yönetim Uzmanı Adem Büyükköprü, tehlikenin büyüklüğünü IPCC raporları ve NASA uydu verileriyle ortaya koydu. Büyükköprü, parçalı yönetim modelini eleştirerek siyaset üstü bir "Ulusal Su İdaresi" kurulması ve sahada proaktif mühendislik adımlarının atılması gerektiğini vurguladı.
________________________________________
ANTALYA – Küresel iklim krizinin makro ölçekte Türkiye, mikro ölçekte ise Antalya üzerindeki yıkıcı etkileri, akademik verilerle korkutucu bir boyuta ulaştı. Akdeniz Üniversitesi ev sahipliğinde düzenlenen "Su Krizi" bilgilendirme toplantısında, kentin hayati su kaynakları üzerindeki tarımsal, kentsel ve turizm kaynaklı baskılar tüm çıplaklığıyla masaya yatırıldı. Bilim dünyası, teşhis aşamasının çoktan geride kaldığı ve önmenizdeki 10 yıl içinde temiz suya ve gıdaya erişimde geri dönülemez krizlerin kapıda olduğu konusunda ortak bir konsensüs sağladı.
Rektör Prof. Dr. Özkan: "Altyapımız 19. Yüzyıldan Kalma" dedi.
Toplantıda konuşan Akdeniz Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Özlenen Özkan, Antalya'nın yerleşik nüfusu 2,7 milyonu aşarken yılda 17-18 milyon turisti ağırladığına dikkat çekti. Mevcut su dağıtım ve depolama altyapısının bu devasa yükü taşıyamadığını belirten Özkan, "Sular hep orada kalacak sandık ancak Düden Şelalesi'nin hali ortada. Su sadece miktar olarak değil, nitelik olarak da elimizden gidiyor" dedi.
Turizm tesislerindeki aşırı su tüketimini de eleştiren Rektör Özkan, bazı bölgelerde turist başına günlük tüketimin 1 tona ulaştığını vurgulayarak, büyük ölçekli işletmelerin faturalandırma ve denetim süreçlerinin konutlardan ayrıştırılması gerektiğini söyledi. Tarımda gıda güvenliğini tehlikeye atmayacak kapalı sistemlere geçilmesi ve yasaların acilen caydırıcı yaptırımlarla sahada uygulanması gerektiğinin altını çizdi.
Bilimsel Gerçeklik: Yer Altı Su Rezervleri Hızla Eriyor
Toplantının teknik boyutunu aktaran Akdeniz Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ethem Karadirek ise ürkütücü istatistikleri paylaştı. Karadirek'in sunduğu verilere göre, Antalya'nın dinamik yer altı su potansiyeli 2017 yılında 2,4 milyar metreküp iken, 2026 yılı itibarıyla 1,7 milyar metreküpe geriledi.
Falkenmark su stresi indeksine göre Türkiye'nin halihazırda yılda kişi başına düşen 1300 metreküp su ile "su stresi yaşayan" ülkeler arasında yer aldığını belirten Karadirek, iklim projeksiyonlarının vahametini şu sözlerle özetledi: "2050 yılında bölgedeki ortalama sıcaklığın 2,5 derece artması ve kullanılabilir su miktarının 100 milyar metreküpe düşmesi öngörülüyor. Artık yeni kaynak aramak yerine talebi yönetmeli ve tasarrufu esas almalıyız."
Kronik Hafızasızlık: "Bilim 20 Yıldır Uyarıyor, Biz Yeni Öğrenmiş Gibi Davranıyoruz"
Üniversiteden yükselen bu alarm zili üzerine gazetemize açıklamalarda bulunan Su ve Çevre Teknolojileri Dergisi yazarlarından ve Küresel Su Savunması isimli şahsi yayının kurucusu, Sürdürülebilir Su Kaynakları ve Altyapı/Üstyapı Yönetim Uzmanı Adem Büyükköprü, Türkiye'de giderek ağırlaşan kuraklık ve su güvenliği sorunlarının beklenmedik bir gelişme olmadığını, bilim dünyasının yıllardır bu risklere ilişkin uyarılarda bulunduğunu belirtti. Su ve Çevre Teknolojileri Dergisi ile Küresel Su Savunması yayınlarında değerlendirmelerini paylaşan Büyükköprü, iklim değişikliğinin etkilerine karşı yeterli hazırlık yapılmamasını ve kurumlar arasındaki koordinasyon eksikliğini eleştirdi.
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) raporlarını 2011 yılında incelemeye başladığını belirten Büyükköprü, o tarihten itibaren Türkiye'nin karşı karşıya kalacağı kuraklık riskine ilişkin teknik yazılarında ve kamuoyuna yönelik açıklamalarında uyarılarda bulunduğunu ifade etti.
Büyükköprü, kamuoyundaki yaklaşımı eleştirerek, "Kamuoyunda sanki bu kuraklık trendini yeni keşfetmişiz gibi şaşkın bir retorik hâkim." değerlendirmesinde bulundu.
BİLİMSEL RAPORLAR YILLAR ÖNCESİNDEN UYARDI. Büyükköprü'nün değerlendirmelerine göre IPCC'nin 2007 tarihli 4. Değerlendirme Raporu (AR4) ve 2013 tarihli 5. Değerlendirme Raporu (AR5), Akdeniz Havzası ve Türkiye açısından artan kuraklık risklerine ilişkin önemli bilimsel projeksiyonlar ortaya koydu. Bu raporlarda yaz kuraklıklarının şiddetlenmesi ve su kaynaklarının iklim değişikliğinden olumsuz etkilenmesi gibi riskler ele alındı.
Bilimsel uyarıların uzun süredir mevcut olduğunu vurgulayan Büyükköprü, karar alma mekanizmalarının bu öngörüleri yeterince dikkate almadığını savundu.
"Bilim 20 yıl önceden bağırdı, biz 2011'den beri sahada çırpındık ama karar vericiler sanki olay ani bir doğa sürpriziymiş gibi davranıyor." diyen Büyükköprü, yaşanan tabloyu "kurumsal vizyonsuzluk" olarak nitelendirdi.
"GEZEGEN AĞIR BİR HASTALIK SÜRECİNDE"
Küresel ısınma ile iklim değişikliği kavramlarının birbirinden ayrılması gerektiğine dikkat çeken Büyükköprü, küresel ısınmanın insan faaliyetleri sonucu atmosferde biriken sera gazlarının sıcaklıkları artırmasıyla ortaya çıktığını, iklim değişikliğinin ise bu ısınmanın tetiklediği kuraklık, aşırı hava olayları ve hidrolojik değişimler gibi geniş kapsamlı sonuçları içerdiğini belirtti.
Bu süreci insan vücudundaki ateş ve hastalık ilişkisine benzeten Büyükköprü, küresel ısınmanın ateşin yükselmesine, iklim değişikliğinin ise bu durumun organlarda meydana getirdiği ağır hasara karşılık geldiğini ifade etti.
Su krizinin boyutunun yalnızca "su stresi" veya "su krizi" kavramlarıyla açıklanamayacağını savunan Büyükköprü, 2030 sonrasında iklim değişikliğinin etkilerine karşı önlem almak için geç kalınabileceği uyarısında bulundu.
ASKİ SAHA DENEYİMİNDEN YERALTI SUYU DEPOLAMA ÖNERİSİ
Ankara Büyükşehir Belediyesi ASKİ Genel Müdürlüğü bünyesinde uzun yıllar içme ve kullanma suyu havzalarının korunmasına yönelik saha ve proje çalışmaları yürüten Adem Büyükköprü, 2025 yılında emekli olduğunu belirtti. Büyükköprü, mesleki deneyimlerinden hareketle su depolama yöntemlerinin iklim koşulları dikkate alınarak yeniden ele alınması gerektiğini kaydetti.
Açık sistem su depolama yapılarında buharlaşma kayıplarının sıcaklık artışıyla büyüyeceğini ifade eden Büyükköprü, barajların tek başına uzun vadeli su güvenliğini sağlamada yeterli olmayabileceğini dile getirdi.
Suyun güneş ve sıcaklık etkisinden korunarak yeraltındaki doğal akiferlerde depolanmasının önemine işaret eden Büyükköprü, 2011 yılında araştırmalarına başladığı ve 2021 yılında projelendirdiği "Yönetilebilen Yeraltı Suyu Depolama Projesi" ile suyun yerüstünde buharlaşmaya maruz kalmadan yeraltında muhafaza edilmesini hedeflediğini aktardı.
TÜRKİYE'NİN HER BÖLGESİNDE FARKLI SU SORUNU
Küresel Su Savunması yayın serisinin 10. yazısı olan "İklim Krizi: Türkiye'nin Yeni Coğrafyası" başlıklı çalışmada, su krizinin Türkiye'nin bütün bölgelerinde aynı biçimde yaşanmadığına dikkat çekildi.
İç Anadolu'da kontrolsüz yeraltı suyu çekimlerinin havzaları baskı altına aldığı, Marmara'da nüfus ve sanayi yoğunluğunun su kaynakları üzerindeki talebi artırdığı belirtildi. Ege Bölgesi'nde sanayi, tarım ve turizm sektörlerinin su ihtiyacının aynı kaynaklar üzerinde rekabet oluşturduğu ifade edildi.
Akdeniz Bölgesi'nde su kaynaklarının planlanması ve yönetilmesine ilişkin eksikliklerin öne çıktığı değerlendirilirken Karadeniz'de yağışların ve akışın depolanmasına yönelik altyapı ihtiyacına işaret edildi. Doğu Anadolu'da kar yağışları ve kar erimelerinin hidrolojik sistem açısından belirleyici olduğu, Güneydoğu Anadolu'da ise sınır aşan suların ve jeopolitik dengelerin su yönetimini karmaşıklaştırdığı kaydedildi.
"İNSAN ÇOK, SU AZ"
Bölgesel farklılıkları özetleyen çalışmada, Marmara için "İnsan çok, su az", İç Anadolu için "Su zaten yok ve olanı da hızla bitiriyoruz" ifadeleri kullanıldı.
Karadeniz'in temel sorununu "Su çok ama tutacak yer yok; her damla denize kaçıyor" sözleriyle tanımlayan değerlendirmede, Doğu Anadolu'nun su güvenliği açısından kar yağışlarına bağımlılığına dikkat çekildi.
Güneydoğu Anadolu'daki sorunların yalnızca fiziksel su kaynaklarıyla sınırlı olmadığı belirtilerek "Suyun politikası, suyun kendisinden daha zor." ifadesine yer verildi.
AKDENİZ HAVZASI VE ANTALYA İÇİN KRİTİK UYARI
Büyükköprü'nün değerlendirmelerinde Akdeniz Havzası, küresel ısınmanın etkilerinin yoğun hissedildiği bölgeler arasında gösterildi. Küresel sıcaklık artışının yağış sistemlerini ve fırtına güzergâhlarını değiştirdiği, havzada sıcak ve kuru hava koşullarının etkisini artırdığı belirtildi.
Türkiye'nin tarım ve turizm merkezlerinden Antalya'nın ise iklim krizinin farklı bileşenlerinin aynı anda görülebildiği bir kent olduğuna dikkat çekildi. Kış yağışlarındaki azalma nedeniyle yeraltı suyu rezervlerinin yeterince beslenememesi ve deniz seviyesindeki yükselmenin kıyı kesimlerde tatlı su kaynaklarına tuzlu su girişini artırması, öne çıkan riskler arasında sıralandı.
Yeraltı suyu kaynaklarının tuzlanmasının tarımsal sulamayı güçleştirebileceği belirtilirken Antalya'nın Akdeniz Havzası'ndaki iklim kırılganlığını ortaya koyan önemli örneklerden biri olduğu ifade edildi.
HİDROLOJİK DÖNGÜDE ÜÇ TEMEL DEĞİŞİM
IPCC'nin 2021-2022 döneminde yayımladığı 6. Değerlendirme Raporu'na (AR6) atıfta bulunulan değerlendirmede, Akdeniz Havzası'nda yağışların azalması ve sıcaklıkların yükselmesi riskine dikkat çekildi.
Büyükköprü'nün analizinde hidrolojik döngüyü etkileyen üç temel mekanizma öne çıkarıldı. Bunlardan ilki, yağış miktarındaki azalma ve mevsimsel değişimler oldu. Kış yağışlarının ve kar erimelerinin zamanlamasındaki değişikliklerin akarsu rejimlerini etkilediği belirtildi.
İkinci mekanizma olan artan buharlaşma talebinin, toprak ve su yüzeylerinden kayıpları artırdığı ve yağışın yeraltı suyuna dönüşme kapasitesini düşürdüğü kaydedildi. Üçüncü mekanizma ise uzun kuraklık dönemlerinin ardından görülen kısa süreli, şiddetli yağışlar olarak tanımlandı. Bu tür yağışların yüzey akışını artırırken suyun zemine sızmasını zorlaştırabileceği ifade edildi.
"2025'TEKİ AĞIR KURAKLIK SADECE BİR FRAGMANDI"
Türkiye'nin 2025 yılında ağır bir kuraklık dönemi geçirdiğini belirten Büyükköprü, yağışlardaki düşüşün su rezervleri üzerinde ciddi baskı oluşturduğunu savundu. Konya, Ankara, İstanbul ve İzmir başta olmak üzere büyükşehirlerde baraj doluluk oranlarının kritik seviyelere gerilediğini ifade eden Büyükköprü, su arzının güvence altına alınması için mevcut yönetim anlayışının değiştirilmesi gerektiğini vurguladı.
İklim koşullarındaki değişimin yalnızca yağış miktarıyla açıklanamayacağını kaydeden Büyükköprü, sıcaklık artışlarının buharlaşmayı hızlandırdığını, su kirliliğinin de içme suyu ve sanitasyon sistemleri üzerindeki baskıyı artırdığını belirtti.
2024 ve 2025 yıllarındaki sıcaklık değerlerinin uzun dönem ortalamalarının üzerinde seyrettiğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Büyükköprü, küresel okyanus sıcaklıkları ve El Niño gibi iklim olaylarının etkilerinin yakından izlenmesi gerektiğini ifade etti.
"2025 yılında yaşanan o kriz sadece küçük bir fragmandı; asıl film 2030 yılından sonra başlıyor." sözleriyle riskin boyutuna dikkat çeken Büyükköprü, Türkiye'nin kişi başına düşen yıllık su miktarının geçmişe kıyasla belirgin biçimde azaldığını belirtti.
Türkiye'de kişi başına düşen yıllık su varlığının 1960'larda yaklaşık 4 bin metreküp düzeyindeyken günümüzde yaklaşık 1.500 metreküpe gerilediği, 2050 yılı itibarıyla ise 1.000 metreküpün altına inebileceği öngörüsünü paylaşan Büyükköprü, ülke topraklarının çölleşme riskiyle karşı karşıya bulunduğunu kaydetti.
NASA UYDU VERİLERİ VE YERALTI SUYU KAYIPLARI
Yeraltı suyu kaynaklarındaki değişimin yalnızca yüzeydeki gözlemlerle değerlendirilemeyeceğini belirten Büyükköprü, NASA'nın GRACE-FO uydu sisteminden elde edilen yerçekimi ölçümlerinin bölgesel su depolarındaki değişimlerin izlenmesinde önem taşıdığını ifade etti.
Uydu verilerinin yeraltı suyu rezervleri üzerindeki baskının değerlendirilmesine katkı sağladığını belirten Büyükköprü, su kıtlığının geleceğe ilişkin uzak bir ihtimal olarak görülmemesi gerektiğini vurguladı.
Büyükköprü, "Su kıtlığı artık gelecekteki bir senaryo değil; bugünün operasyonel gerçeğidir." değerlendirmesinde bulunarak, suyun korunması, arıtılması ve verimli kullanılmasının temel bir toplumsal ihtiyaç olduğunu kaydetti.
"SİYASET ÜSTÜ BİR ULUSAL SU İDARESİ KAÇINILMAZDIR"
Türkiye'de su yönetiminin çok sayıda kurum arasında bölünmüş olmasının koordinasyon sorunlarına yol açtığını savunan Büyükköprü, yerel su ve kanalizasyon idareleri, Devlet Su İşleri, Tarım ve Orman Bakanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile diğer ilgili kurumların ortak bir strateji çerçevesinde hareket etmesi gerektiğini belirtti.
Her kurumun farklı mevzuat, bütçe ve önceliklerle çalışmasının bütüncül su yönetimini zorlaştırdığını ifade eden Büyükköprü, çözüm önerisini şu sözlerle açıkladı:
"İklim krizi kapımızdayken, suyu parçalı yönetmek, aslında yönetememektir."
Büyükköprü, havza temelli planlama ve kurumlar arası koordinasyonu esas alan, siyasi etkilerden bağımsız çalışabilecek bir "Ulusal Su İdaresi" kurulmasının değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.
TÜRKİYE'NİN SU GÜVENLİĞİ İÇİN ALTI STRATEJİK ADIM
Büyükköprü'nün değerlendirmelerinde Türkiye'nin su kaynaklarını korumaya yönelik altı temel çözüm önerisi öne çıktı.
İlk olarak, yeraltı akiferlerinde su depolanmasını sağlayan yönetilebilir yeraltı suyu depolama projelerinin, yani MAR uygulamalarının ulusal su politikalarına dâhil edilmesi önerildi. Böylece yüzeyde depolanan suyun buharlaşma yoluyla kaybedilmesinin azaltılması hedefleniyor.
İkinci öneride, yağmur suyu hasadı, kent içi drenaj sistemleri ve mavi-yeşil altyapının birlikte planlandığı "Döngüsel Su Şehirleri" modelinin yaygınlaştırılması gerektiği belirtildi. Üçüncü adımda ise içme suyu şebekelerindeki kayıp ve kaçakların akıllı sensörler, basınç yönetimi ve izole ölçüm bölgeleri aracılığıyla azaltılması önerildi.
Dördüncü olarak, kentsel ve endüstriyel atık suların ileri arıtma teknolojileriyle yeniden kullanılabilir hâle getirilmesi gerektiği ifade edildi. Geri kazanılan suyun tarım ve sanayide değerlendirilmesinin, temiz su kaynakları üzerindeki talebi azaltabileceği kaydedildi.
Beşinci öneri, deniz suyu arıtma tesislerinin fizibilite çalışmalarına dayanarak geliştirilmesi oldu. Büyükköprü, tesis planlamasında suyun tuzluluk düzeyi, enerji tüketimi, bölgesel talep, kıyı yapısı, derin deniz deşarjı olanakları ve mevcut enerji altyapısının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. Hazırladıkları makro ölçekli stratejik fizibilite raporlarını ilgili kamu kurumlarına sunmaya hazır olduklarını da aktardı.
Altıncı adımda ise deniz suyu arıtma ve ileri atık su arıtma tesislerinin enerji ihtiyacının güneş ve rüzgâr enerjisiyle karşılanabileceği hibrit sistemlerin geliştirilmesi önerildi. Bu yaklaşımın enerji maliyetlerinin ve karbon salımının azaltılmasına katkı sağlayabileceği ifade edildi.
"HİDROLİK VARLIĞIMIZI KORUMAK İÇİN ZAMANI TÜKETEMEYİZ"
Türkiye'nin su güvenliğinin yalnızca teknik yatırımlarla değil, planlama, koordinasyon ve uzun vadeli politikalarla sağlanabileceğini belirten Adem Büyükköprü, kurumların bilimsel öngörüleri karar süreçlerine daha güçlü biçimde yansıtması gerektiğini kaydetti.
Büyükköprü, değerlendirmelerini şu sözlerle tamamladı:
"Hidrolik varlığımızı sahada korumak için harcamamız gereken zamanı, retorik süreçlerle tüketmeye devam edemeyiz."
Bütüncül su yönetiminin bir tercih değil, Türkiye'nin ulusal güvenliği ve geleceği açısından temel bir gereklilik olduğunu vurgulayan Büyükköprü, yeraltı suyu kaynaklarının korunması, kayıp-kaçakların azaltılması ve kurumlar arası eşgüdümün güçlendirilmesi için gecikmeden harekete geçilmesi gerektiğini ifade etti.
Kaynak: Cumha